İslam'ın Aydınlık Güneşi

ABDURRAHMAN IBN AVF

ABDURRAHMAN IBN AVF

(590 ? - 32/652)

Rasûlullah'in hayatta iken Cennetle müjdeledigi on sahâbîden ve Ilk müslümanlardan biri. Kureys* kabîlesinin Zühreogullarindan Hâris'in oglu olup Câhiliyye* devrinde asil adi Abdulkâ'be veya baska bir görüse göre Abdu Amr idi.

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Erkam'in evindeki faaliyetlerine basladigi günlerde Islâm'a giren Abdurrahman'a bu ismi Rasûlullah vermistir. Ebû Muhammed künyesi ile taninan Abdurrahman'in annesi Sifâ binti Avf b. Adi'l-Hâris b. Zühre b. Kilâb idi. Rivâyete göre Abdurrahman 'Fil Olayi'ndan yaklasik yirmi yil sonra dünyaya gelmisti.

Abdurrahman b. Avf (r.a.) Ilk müslümanlardan olmasindan dolayi Kureys'in zâlim tutumuna dayanamayan ashâb ile birlikte Habesistan'a yapilan Iki hicrete de katIlmisti. Nihayet Rasûlullah, ashâbi Medine'ye hicret etmeye tesvik edince, o da diger ashâb ile birlikte hicret etmisti. Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine'de Ensâr ile Muhâcirler arasinda kardeslikler ilân edince Abdurrahman b. Avf ile Ensâr'dan Sa'd b. Rabî'i kardes ilân etmisti

Ensâr'in ileri gelenlerinden Sa'd b. Rabî' 'Din kardesi' Abdurrahman'a sunlari söylemisti:

"Benim bir hayli malim vardir. Bunun yarisini sana veriyorum. Ayrica Iki esim vardir. Bunlardan birini bosayacagim, iddeti bitince onu nikâhlarsin." Bu büyük âlicenaplik karsisinda Abdurrahman b. Avf kardesine sunlari söylüyordu:

"Cenâb-i Allah malini ve aileni sana mübarek eylesin. Senin bu davranisina karsi Allah ecrini versin. Sen yalniz bana çarsinin yolunu göster, benim için yeterlidir."

Abdurrahman b. Avf (r.a.) ticaret hayatini çok iyi bilen Kureys içinde büyüdügü için bu isin tam bir uzmani olarak Medine çarsisinda alisverise baslamis ve Allah ona büyük servet vermisti. Abdurrahman bu ticârî hayatini söyle anlatir:

"Cenâb-i Allah bana öyle bir nimet verdi ki, bir tasi bile bir yerden kaldirip baska yere koydugumda sanki altin oluveriyordu."

Abdurrahman b. Avf (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bütün gazvelerine katIlmis ve Ilk Islâm cihad hareketinden en güzel sekilde nasibini almisti.

Ashâbtan Mugîre b. Su'be (r.a.)' den rivâyet edildigine göre Hz. Peygamber (s.a.s.) çiktigi gazvelerin birinde yolda konaklamisken Ashâb'in bulundugu yerden biraz uzak bir noktaya çekilip hâcetini defederek abdest alip döndü. Rasûlullah ashâbinin yanina vardiginda ashâb Abdurrahman b. Avf'in arkasinda namaza durmustu. Mugîre hemen gidip Abdurrahman'a Rasûlullah'in geldigini haber vermek Istediyse de Rasûlullah buna engel olmus ve Abdurrahman'in arkasinda namazini kIlmisti. Böylece Hz. Peygamber'in Ilk defa arkasinda namaz kildigi kisi Abdurrahman b. Avf olmustur. Daha sonra da bilindigi gibi Rasûlullah hastaligi sirasinda Hz. Ebu Bekr'in arkasinda namaz kIlmisti.

Ibn Sa'd Tabakâtu'l-Kübrâ adli eserinde bu seferin Tebük seferi oldugunu kaydetmektedir (Ibn Sa'd Tabakât, 111, 129).

Rasûlullah (s.a.s.) Abdurrahman b. Avf'i ashâbtan yediyüz kisilik bir askerî kuvvetle H. 6 (M. 628) yili Sa'ban ayinda Dûmetu'l-Cendel'e* göndermisti. Abdurrahman, Hristiyanlarin hüküm sürdügü bu bölgeye gelip onlari Islâm'a davet etmis, büyük bir kismi buna yanasmadigi halde bölgenin ileri gelen kabile reIsleri nden el-Asbag b. Amr el-Kelbî Hristiyanken Islâm'a girmisti. Abdurrahman da el-Asbag'in kizi Tumâzar ile evlenmis ve ondan oglu Ebû Seleme dünyaya gelmisti.

Yine Ibn Sa'd'in ifâdesine göre Hz. Peygamber ashâb içinde ipek giymeyi yalniz Abdurrahman'a müsaade etmisti. Zira Abdurrahman b. Avf'in vücudunda bir kasinti (cüzzam olma ihtimali) vardi.

Hz. Peygamber'in vefatindan sonra bir gün Medine'de bir heyecan ve kalabalik meydana gelmisti. Bunun sebebini soran Hz. Âise (r.an)'ya Abdurrahman b. Avf'in kervaninin sehre yaklastigi söylenince Hz. Âise söyle demisti:

"Rasûlullah (s.a.s.) söyle buyurmustu: "Abdurrahman sirattan geçerken düser gibi oldu ama düsmedi." Hz. Âise'nin bu sözlerini haber alan Abdurrahman besyüz deve oldugu söylenen bu kervanini sirtindaki yüklerle birlikte tamamen Allah rizasi için bagIslâmisti. Develerin sirtindaki mallarin develerden çok daha degerli oldugu kaydedIlmektedir. Ashâbin en cömertlerinden biri oldugu bilinen Abdurrahman b. Avf'in birçok gazvede ve özellikle Tebük gazvesinde Allah yolunda büyük infâklarda bulundugu bilinmektedir.

Ayrica Hz. Peygamber'in vefatindan sonra Nâdirogullari* mahallesinde sahip oldugu arazisini kirkbin dinâra satarak Rasûlullah'in zevcelerine dagitmisti. Hz. Âise'ye payi getirildiginde bunu kimin gönderdigini sormus, Abdurrahman b. Avf'in gönderdigi söylenince söyle demisti: "Hz. Peygamber (s.a.s.), "Benden sonra Allah'in sabirli kullari size karsi sefkatli davranacaktir. Allah, Abdurrahman b. Avf'a Cennet pinarlarindan kana kana içmeyi nasip etsin" buyurmustu."

Hz. Ebû Bekir vefatindan önce hilâfete Ömer b. el-Hattab'in geçmesi hususunda Abdurrahman'in görüsünü sormus o da söyle demisti: "Ömer senin düsündügünden daha iyidir. Fakat otoriterligi fazladir." Hz. Ebû Bekir de söyle karsilik vermisti: "Ömer'in sertligi benim yumusakligimdan kaynaklaniyor. Isleri üzerine alirsa bu sertligi kaybolur. Bir gün ben adamin birine çok kizmistim. Ömer ise çok yumusak davranmisti. Ben yumusak davransam o çok sertlesiyor."

Hz. Ömer'in hilâfeti sirasinda büyüyen devlet ve genisleyen sinirlar karsisinda Isleri n daha rahat çözülmesi için olusturulan devlet sûrâsinda Abdurrahman b. Avf'in önemli bir yer aldigini görüyoruz. Yeni fethedilen Irak arazisinin gaziler arasinda paylasIlmasi veya devlete birakIlmasi hususunda ortaya çikan Iki görüs vardi. Hz. Ömer ashâbin diger ileri gelenleriyle birlikte bu topraklarin paylasIlmamasindan yana iken Abdurrahman b. Avf, Bilâl-i Habesi* ile birlikte buna muhalif olup fethedilen yerlerin paylasIlmasindan yana idiler.

Hz. Ömer sehid edildiginde yarim kalan namazin tamamlanmasi için Abdurrahman görevlendirIlmisti. Nihayet Hz. Ömer'in tedâvî edIlmesinin zor oldugu ve ecelinin yaklastigi anlasilinca yeni seçilecek halîfenin belirlenmesi için kurulan 'sûrâ'da Abdurrahman b. Avf da yer almisti. Sûrâda bulunanlardan Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah ve Sa'd b. Ebi Vakkas haklarindan ferâgât edince Sûrâda halîfe adayi olarak üç kisi kalmisti. Hz. Ali, Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf. Abdurrahman da bu husustaki hakkindan ferâgât edince adaylar Ikiye düsmüstü. Abdurrahman bu hususta ashâbin ileri gelenleriyle uzun görüsmeler yapmis ve Hz. Ali ve Hz. Osman'dan karara uyacaklarina dair kesin söz aldiktan sonra bu konudaki kanaat ve karan Hz. Osman'a bey'atin yararli olacagi hususunda toplaninca, hilâfete Hz. Osman getirIlmisti.

Abdurrahman b. Avf (r.a.) artik bir hayli yaslaninca Hz. Osman devrinde çok sâkin bir hayat yasamis ve nihayet hicretin 32. yilinda Medine'de vefat etmisti.

Cenaze namazini Hz. Osman kildirmis, onu kabrine götürürken Hz. Ali söyle demisti: "Ey Avf'in oglu! Güle güle ebedî hayata git. Sen bu fânî hayatin en güzel günlerini gördün. Bu revnakli hayat bulanmadan Âhirete göçüyorsun" Sa'd b. Ebi Vakkâs da onun cenazesini tasirken: "Ey koca dag" diyerek Abdurrahman'in seciyesindeki saglamlik ve metâneti ifâde etmisti. Abdurrahman, el-Bakî'de medfundur.

Medine'de vefat ettigi kesin olarak bilindigi halde Siirt ili Pervari ilçesi yakininda bir mezarin ona izafet edIlmesi halkin yakistirmasindan baska bir sey degildir.

Abdurrahman b Avf Hz. Peygamber (s.a.s.)'den çok hadis duymus fakat titizliginden dolayi bunlarin hepsini nakletmekten çekinmistir. Hadis mecmualarinda ondan altmisbes kadar hadis nakledIlmektedir. Hz. Peygamber'in vefatindan sonra söz konusu olan mirasinin mirasçilara taksim edilemeyecegine dair Hz. Ebû Bekir'in rivâyet ettigi hadisi kendisi de aynen rivâyet etmisti. Ayni sekilde Suriye ve civarinda çikan vebâ hastaligi ile ilgili alinan 'tedbir'e dair hadisi Abdurrahman (r.a.) rivâyet etmisti:

"Bir yerde vebâ oldugunu haber alirsaniz oraya gitmeyin. Vebâ sizin bulundugunuz yerde olursa ondan kaçmak için de oradan baska yere gitmeyiniz. " (Buharî, Tip 3, Müslim, Selâm, 92, 93, 98, 100).

Ahmed AGIRAKÇA


19:27 - 14/11/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


ABDULLAH IBN MES'UD

ABDULLAH IBN MES'UD
(?- 32/652-653)


Ilk müslümanlardan, muhaddis, fakîh ve müfessir sahâbî.

Adi Abdullah, künyesi Abdurrahman'dir. Babasi Mes'ud, annesinin adi Ümm-i Abd'dir. Babasi hakkinda fazla bir bilgi yoktur. Onun, Zühreogullarindan Abd b. Hâris'in müttefIki oldugu bilinmektedir.

Abdullah, Mekke'nin fakîh âilelerinden birine mensuptu. Gençliginde Ukbe b. Ebi Muayt'in koyunlarini güderek çobanlik yapmistir. Abdullah b. Mes'ud Hz. Peygamber ile Ilk tanismasi ve karsilasmasini söyle anlatir: Ben Ukbe b. Ebi Muayt'in koyunlarini güdüyordum. Bir gün Rasûlullah (s.a.s.) ve Hz. Ebu Bekir (r.a.) yanimdan geçiyorlardi. Rasûlullah bana sütümün olup olmadigini sordu. Ben de ona çoban oldugumu ve bu koyunlarin emânet olduklarini söyledim. Bunun üzerine Rasûlullah: "Yavrulamamis ve süt vermeyen bir koyunun var mi? Bana gösterir misin?" dedi. Ben de koç yüzü görmemis bir koyun yanastirdim. Rasûlullah koyunun memesini tutup sagmaya basladi. Gerçekten yavrulamamis ve sütü olmayan bu koyundan süt sagip Ebu Bekir'e verdi. Hz. Ebu Bekir içti; sonra kabi Rasûlullah alip o da içtikten sonra koyunu saldi. " (Ibn Sa'd, Tabakat, 111, 150-151)

Iste Ibn Mes'ud o günden sonra Hz. Peygamberin yanindan ayrIlmadi.

Islâm'i kabul edenlerin altincisidir. O müslüman oldugu zaman Peygamberimiz (s.a.s.) henüz Erkam'in evine tasinmamisti.

Islâm'i kabul ettikten sonra hep Kur'ân-i Kerim ezberlemistir. Kendi ifâdesiyle hifzettigi yetmis sûreyi Hz. Peygamber (s.a.s.)'in huzurunda okumustur. Sahâbeler arasinda hiç kimse bu konuda kendisiyle rekabete girisememis, daha sonra Abdullah Kur'an'in tamamini ezberlemistir.

Ibn Mes'ud, müslüman oldugu siralarda müslümanlar Hz. Peygamber ile açiktan açiga Ibâdet edemiyor, Istedikleri yerde yüksek sesle Kur'an okuyamiyorlardi. Müslümanlarin böyle bir hareketi, müsriklerin bütün câhilî duygularini kabartir, onlari müslümanlara karsi siddetli ve canice saldirilarda bulunmaya sürüklerdi. Bunun içindir ki müslümanlar, bu gibi tehlikelerden sakinmak Isterler, müsrikleri aleyhlerinde harekete tesvik ve tahrik edecek hareketlerden kaçinirlardi. Iste bu zor günlerde Abdullah Ibn Mes'ud, Kâbe'de Kur'ân okumak Istemisti. Hz. Peygamber ve Ashâbi bunun tehlikeli bir hareket oldugunu, özellikle Mekke'de kendisini himaye edecek büyük bir âilenin bulunmadigini, müsriklerin ona karsi pervasizca hareket ederek kendisini iskenceye ugratacaklarini söylemisler, fakat Ibn Mes'ud'un iman coskunlugu bütün bunlari geçmis: "Beni, onlarin serrinden Allah korur!" diyerek kalkmis ve Kâbe'ye gitmisti.

Bu sirada Kureys müsriklerinin büyükleri toplanmis, Harem'de bir meseleyi görüsüyorlardi. Onlar konusurlarken, yüksek ve güzel bir ses besmele çekmis ve Kur'ân-i Kerîm'den Rahman sûresini okumaya baslamisti. Herkes hayret etmis ve bu cesur adamin kim oldugunu ögrenmek üzere ona yöneldiklerinde Ibn Mes'ud oldugunu görmüslerdi. Kureys'liler kizmis, bu hareketi en siddetli cezalarla karsilamak Istemislerdi. Ibn Mes'ud'u kizgin kumlara yatirip Islâm'i terketmeye davet ettiler. Fakat Ibn Mes'ud, bu ezalara zerre kadar önem vermedi. Müsrikler de iskencelerinin bir fayda vermeyecegini anlayarak onu biraktilar .

Abdullah Ibn Mes'ud (r.a.) Kureysliler'in bu haince hareketleri yüzünden hastalandi ama içinde yanan iman atesi zerre kadar sönmemis, mâneviyati asla sarsIlmamisti. Ibn Mes'ud, Ilk firsatta ayni hareketi tekrarlamis; yine Kureysliler'in toplandiklari yerlerde Allah kelâmini en yüksek sesle okuyup Hz. Peygamber'den sonra Ilk kez Kâbe'de Kur'ân okuyarak müsriklere Islâm mesajini teblig etmisti. (Ibnü 'I-Esîr, Üsdü '1-Gâbe, I I I, 256-257).

Abdullah Ibn. Mes'ud'un bu imani ve cesareti müsriklerin ona büyük düsman kesIlmesine neden olmustu. Kureys'in bu tutumu karsisinda Ibn Mes'ud (r.a.) Mekke'yi terketmeye ve hicrete mecbur kaldi ve Habesistan'a gitmek üzere çöllere düstü. Daha sonra Habesistan'dan Medine'ye hicret ederek Muaz b. Cebel'e misâfir oldu.

Rasûlullah Medine'ye gelince, ona bir yer göstererek Medine'de yerlesmesini saglamisti.

Ibn Mes'ud, bütün büyük savaslara katIlmis ve hepsinde de önemli fedâkârliklar göstermistir. Bedir savasinda, Ensâr'dan Iki genç, Ibn Mes'ud'a gelerek, kendilerine Ebu Cehil'i göstermesini Istemis, sonra da küfür ordusunun basini temizlemislerdi.

Ibn Mes'ud (r.a.) Uhud, Hendek, Hudeybiye, Hayber gazveleriyle Mekke'nin fethinde Rasûlullah ile birlikte bulundu. Huneyn gazvesindeki bozgun esnasinda Rasûlullah'in yanindan hiç ayrIlmadi. Rasûlullah onun bu fedâkârligini takdir buyurmustu. Abdullah Ibn Mes'ud, her gazada, Allah yolunda sehîd olmak gayreti ile savasan sahâbîlerdendi. Ondaki iman kuvveti, onu daima ileriye atiyor, ancak müslümanlarin zaferi ve müsriklerin yenilgisi gerçeklestikten sonra rahat ediyordu. Hz. Peygamber'in vefatindan sonra kIsa bir müddet, inzivaya çekildi. Fakat Ömer devrinde yeni fetihlere baslandigi zaman heyecani yeniden uyanan Ibn Mes'ud, cihad için Suriye cephesine gitti.

Hz. Ömer, hicrî yirminci yilda Ibn Mes'ud'u, Kûfe kadiligina tayin etti. Kadilik görevinin yani sira Beytülmâl*'in muhafazasi ile ilgilenecek, öte yandan halkin dinî egitimine de önem verecekti. Hz. Ömer bununla ilgili olarak Kûfe halkina gönderdigi mektupta söyle diyordu:

"Size Ammâr b. Yâsir'i Emir, Ibn Mes'ud'u da ögretici olarak gönderiyorum. Beytü'l-mâl'iniza da Ibn Mes'ud'u tayin ettim. Bunlarin her Ikisi de Bedir ehlindendirler. Onlari dinleyin ve onlara itaat ediniz. Ibn Mes'ud'u yanimda alikoymak istiyordum ama sizi kendime tercih ettim."

Ibn Mes'ud (r.a.), üzerine aldigi bu görevi son derece liyakat ve ehliyet ile yerine getirdi. Kûfe, mahsullerinin çokluk ve çesitliligi, gelirinin genisligiyle taninmis bir merkezdi. Onun için buranin 'beytü'l-mâl'i önemliydi . Çünkü burasi, binlerce Mücahidin tahsisâtini karsiliyordu. Horasan, Türkistan ve bunlara benzer diger yerlerde, cihada katilan müslümanlar en uzak cephelerde çarpIsan ordular, buradan teçhiz ediliyordu. Bu durum, Ibn Mes'ud tarafindan yürütülen vazifenin ne kadar zor oldugunu göstermeye yeterlidir. Ibn Mes'ud'un bu kadar mühim bir isi üstlenmesi onun ne kadar hünerli biri oldugunu gösterir.

Abdullah Ibn Mes'ud, ayni zamanda son derece zâhid ve müttakî idi. Dünyevî hiçbir zevk onu çekememisti. Bundan dolayi onun emin eline verilen bütün vazifeleri en yüksek dogrulukla yerine getirir; beytü'l-mâl'in her seyini korur ve her seyi ancak yerine, ehil ve hakki olana verirdi. Bu hususta o kadar itina ederdi ki: Bir defasinda Sa'd b. Ebi Vakkas ile arasinda bir ihtilaf oldu. Sa'd, beytü'lmâl'den bir miktar borç para almis, ödeme zamani geldiginde borcunu ödemedigini görünce, ona agir sözler söylemis ve kalbini kirmisti.

Ibn Mes'ud altmis yasindayken hastalandi. Bir gece rüyasinda Rasûlullah'i gördü. Hz. Peygamber onu davet ediyordu.

Ibn Mes'ud'un vefati yaklastigi zaman Hz. Zübeyr ile oglu Abdullah yanina gelmislerdi. Hicrî otuzIkinci yilda vefat etti. Onu Hz. Zübeyr ve oglu teçhiz ve tekfin ettiler. Sahih rivâyetlere göre cenaze namazini bizzat Hz. Osman kildirdi. Hz. Osman b. Mazun ise onu kabrine indirdi.

Ibn Mes'ud, Islâm'a girdigi günlerden beri ilimle ugrasmakla kendini göstermisti. Rasûlullah ondaki bu ilgi ve sevki sezerek: "Sen, muallim olacak bir gençsin" buyurmuslardi. Gerçekten Ibn Mes'ud her ânini ilim tahsili ile geçirmis, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in deniz gibi Ilminden yararlanmak için firsati ganimet bIlmisti.

Ibn Mes'ud, Rasûlullah'in en özel, en mahrem dostlarindan ve adamlarindandi. O, Rasûlullah'a hizmetle övünürdü. Bazen Rasûlullah'in misvakini tasir, takdim ederdi. Bazen âsasini getirirdi. Buna benzer birçok özel hizmetlerini yapardi. Ayrica o, Rasûlullah'in sirdaslarindandi. Rasûlullah'in o kadar yakinlarindandi ki, meclisine izinsiz girer, onunla konusur, emirlerini dinler ve bütün arzularini yerine getirirdi. (Ibn Sa'd, Tabakat, 111, 153).

Ibn Mes'ud, ilâhî vahyi, bizzat onu alan ve telâffuz eden Hz. Peygamber' den ögrenmistir. Bunun içindir ki o, Kur'an'i en iyi bilen, en mükemmel ezberleyen zatlardandi. Herkes onun bu husustaki bilgisini ve kabiliyetini takdir ederdi; ashâb'in hepsi, onun Kur'ân'a olan vukûfiyetini ve bundaki üstünlügünü kabul ederlerdi. (Buhâri, Fadâilu Ashâbi'n-Nebi, 37).

Ebu Ahves der ki: "Bir gün Ebu Musa'l-Es'âri'nin evinde bulunuyorduk. Orada Ibn Mes'ud'un arkadaslarindan bazi zatlar vardi. Mushaf'a bakiyorlardi. Abdullah kalkarak, Ibn Mes'ud hakkinda sunlari söyledi: "Rasûlullah'in ilâhî vahyi Ibn Mes'ud'dan daha iyi taniyan birini birakmadigi kanaatindeyim." Ebu Musa bu sözleri dinledikten sonra: "Biz bulunmadigimiz zaman o, Rasûlullah'i görür, biz kabul olunmadigimizda o, huzura kabul olunurdu" dedi.

Amr b. As'in oglu Abdullah'in meclisine devam eden Mesruk der ki: Abdullah b. Amr'a gider, konusurduk. Bir gün Abdullah Ibn Mes'ud'dan söz açildi. Abdullah dedi ki: 'Öyle bir adamdan bahsediyorsunuz ki, onu çok seviyorum, sevecegim de. Çünkü Rasûlullah onun hakkinda söyle buyurmustu: "Kur'an'i dört kisiden ögreniniz: Ibn Mes'ud'dan, Muaz b. Cebel, Übey b. Kaab ve Ebu Huzeyfe'nin mevlâ'si Sâlim'den." Rasûlullah bu açiklamasina Ibn Mes'ud ile baslamisti . " (Buhârî, Fezâilü'l Kur'ân, 8)

Ibn Mes'ud, Kur'an'in yayIlmasina, onu, Rasûlullah'dan aldigi sekilde ögretmeye çalisirdi. Öte yandan tefsir Ilminde de mühim hizmetleri olmustu. Ibn Mes'ud der ki: "Habesistan'a hicret etmeden önce, Mekke'de bulundugumuz sirada, Rasûlullah'a, namaz kilarlarken selâm verirdik, o da selâmimizi alirdi. Habesistan'dan dönüsümüzde yine ayni sekilde namaz kilarlarken selâm verdik, selâmimizi almadi. Namazini bitirdikten sonra Rasûlullah'a sebebini sordum: "Cenâbi Hak, namazda konusmayi yasakladi", buyurdular. (Ibn Hanbel, Müsned, 1, 377).

Yine Ibn Mes'ud anlatiyor: Hz. Peygamber (s.a.s.)'e söyle soruldu: "En büyük günah sunlardan hangisidir? Allah'a ortak kosmak, kendi çocugunu öldürmek, komsunun karisi ile zina etmek. " O zaman Rasûlullah'a su âyet-i kerime indi: "Onlar ki Allah ile beraber baska bir ilâha Ibâdet etmezler, Allah'in haram kildigi cana haksiz yere kiymazlar ve zina yapmazlar. Her kim de bunlari yaparsa kiyâmet günü agir cezaya çarptirilir. " (el-Furkan, 25/67).

Ibn Mes'ud kendi re'yi ile Kur'ân'i tefsir etme hususunda son derece ihtiyatla hareket ederdi. Kendisi bunu izah ederek der ki: "Mescitteydim. Orada Kur'ân'i kendi re'yiyle tefsir eden bir adami gördüm ve hemen oradan ayrildim. Bu adam: "Gögün açik bir duman ile gelecegi günü bekle, o Insanlari sarar, bu, acikli bir azaptir." (ed-Duhan, 44/10), âyetini tefsir ederken, kiyâmet gününde herkesin nefesini tikayacak ve onlari nezleye ugratacak bir dumandan söz ediyordu. Hâlbuki bir Insanin bIlmedigi bir sey için Allah bilir, demesi, onun Ilmine delâlet eder. Bu âyet-i kerime ise Kureys'in Rasûlullah'a karsi son derece siddetli davrandiklari zamanlarda inmisti.

Ibn Mes'ud, Kur'an-i Kerim'i bizzat Rasûlullah'dan ögrenenlerdendi. Onun için kiraatinde baska bir mükemmellik vardi. Rasûlullah onun kiraatinden bahseder ve onu överdi. Bir gün Mescidte Ibn Mes'ud, güzel sesle Nisâ sûresini okuyordu. Rasûlullah (s.a.s.) Hz. Ebu Bekir ve Ömer ile birlikte mescide gelmis ve onu zevkle dinledikten sonra söyle demislerdi: "Ibn Mes'ud! ne dilersen dile nâil olursun!"

Ebu Bekir'den sonra Hz. Ömer gelmis ve Rasûlullah'dan duyduklarini Ibn Mes'ud'a müjdelemek Istemisti. Ibn Mes'ud ona: "Ebu Bekir seni geçti" demisti. Hz. Ömer de: "Allah Ebu Bekir'den razi olsun, onun daha önce sana geldiginden haberim yoktu" demisti (Ibn Hanbel, Müsned, 1, 454)

Gerçekten Ibn Mes'ud'un kiraati son derece güzeldi. Rasûlullah, Kur'an'i ona talim ettikten sonra, sesinden dinlemek Isterdi. Ibn Mes'ud, bir gün Rasûlullah'a: "Biz Kur'an'i sizden okuduk, sizden ögrenmedik mi?" demis, Rasûlullah da söyle buyurmustu: "Evet ama ben Kur'an'i baskalarindan dinlemek Isterim."

Ibn Mes'ud diyor ki: "Bir gün Rasûlullah'in huzurunda Nisâ sûresinden bir bölüm okuyordum. "Her ümmetten bir sâhid getirdigimiz, seni de onlarin üzerine sâhid getirdigimiz vakit, bakalim onlarin hali nice olacak?" (en-Nisâ, 4/41). Âyeti kerimesine geldigim zaman, Rasûlullah'in gözleri yasarmisti ."

Ibn Mes'ud, Rasûlullah'a yakinligi dolayisiyla son derece genis bilgiye sahipti. "Onun, o devre ait bIlmedigi yoktu" dersek mübalâga etmis olmayiz. Bununla beraber o, asr-i saâdet'e ait rivâyetlerde son derece ihtiyatli davranirdi. Amr b. Meymun söyle der: "Abdullah ile tam bir yil kaldim. Bu müddet içinde onun 'Rasûlullah buyurdu' dedigini duymadim. Sâyet böyle bir söze baslarsa bütün vücudu ürperir ve alnindan terler akardi." (Ibn Sa'd, Tabakat, 111, 156).

Ibn Mes'ud'un talebelerine olan en büyük nasihati ve vasiyeti; Rasûlullah'in hadIsleri ni rivâyet ederken son derece dikkatli olmalariydi. O, talebelerine derdi ki: "Rasûlullah'dan bir söz naklettiniz mi, o sözün nübüvvet ve risâlet sanina en lâyik, ümmetinin hidâyetine en faydali ve takvâya en uygun olanini gözetiniz." (Ibn Hanbel, Müsned, I, 385).

Ibn Mes'ud'un, çok ihtiyatli davranmasina ve talebelerine de hadis rivâyeti konusunda sIki sIki tembihlerde bulunmasina ragmen, ondan çok hadis rivâyet edIlmistir. Üstelik o, çok rivâyetiyle taninan Muksirun* sahâbîlerden biridir. Buna ragmen Ibn Mes'ud, mutlak hadis rivâyet etmez, onun rivâyetleri çogunlukla Rasûlullah'dan ögrendigi farzlari açiklayan ve dini emirlerin kolayca anlasIlmasina yardimci olan talimatlardir. Sahih hadis kitaplari ve müsnedlerde ondan rivâyet edilen hadIsleri n toplami sekizyüzkirksekizdir. Bunlarin altmisdördünü Buhârî ve Müslim müstereken rivâyet ederler. Ayrica yirmibirini Buhârî, otuzsekizini Müslim nakletmistir. Böylece Buhârî, Ibn Mes'ud'dan toplam seksen bes, Müslim, toplam doksandokuz hadis rivâyet etmislerdir.

Ibn Mes'ud, fIkih Ilminin kurucularindan olan fakîh sahâbilerden biridir. O, özellikle Hanefi fikhinin temel tasidir. Önce de belirttigimiz gibi, o, bütün Kûfe eyaletinin kadisiydi. Onun içindir ki Ibn Mes'ud, halka, fIkih meselelerini ve içtihadlarini ögretir, bütün mürâacatlarini cevaplar ve problemlerini hâllederdi. Irak kitasinin bütün âlimleri, Ibn Mes'ud'u rehber tanirlardi. Çünkü fIkihta en çok istifâde ettikleri zat oydu. Hz. Ibn Mes'ud'un baslica talebelerinden olan Alkame b. Kays ile Esved b. Yezid, özellikle fIkih Ilmindeki derinlikleriyle söhret kazanmislardi. Bunlardan sonra 0brahim enNahàî, Kûfe fikhina genislik vermis ve Irak fakîhi ünvanini almisti. 0brahim en-Nahâî'nin bütün dayanagi Ibn Mes'ud'un içtihadlariydi. Ibn Mes'ud'un bu ilim hazinesi, en-Nahâî'den, Hammâd b. Süleyman'a intikâl etmis, ondanda 0mâm-i A'zam Ebû Hanîfe'ye geçmisti. 0mâm-i A'zam bunlari genisletmis, ilim ve ictihadiyla yaymisti. Böylece Islâm âleminin önemli bir bölümü, bunlarin Ilminden yararlanmistir.

Abdullah Ibn Mes'ud, kiyas ile muasirlarinin birçok problemlerini çözmüs, bu kaidenin yerlesmesinde son derece büyük hizmetlerde bulunmus ve böylece usul-u fIkih Ilminin ortaya çikmasina, istinbat melekesinin kuvvetlenmesine büyük katkilarda bulunmustur.

Ibn Mes'ud, bu suretle kiyas'in en önemli esaslarini tesbit etmistir.

Ibn Mes'ud'un bu önemli fikhî görüs ve içtihadlari Misirli âlim Muhammed Ravvâs Kal'aci tarafindan "Mevsû'atu Fikhî Abdullah Ibn Mes'ud " (Abdullah Ibn Mes'ud'un Fikhî Ansiklopedisi, Kahire 1984) adiyla toplanmis ve ilim hayatina kazandirIlmistir.

Hz. Ibn Mes'ud'un muasirlari ondan birçok meselelerde faydalanmislardir. Imam Muhammed b. Hasan es-Seybânî; "Ashâb içinde fIkih meselelerinde derinlik sahibi olanlar Hz. Ali, Ubey b. Ka'b, Ebu Musa el-Es'ari, Hz. Ömer, Zeyd b. Sabit ve Abdullah Ibn Mes'ud'tur" der. Imam Sa'bi: "Hz. Ömer, Zeyd b. Sabit ve Abdullah Ibn Mes'ud'un bütün ümmetin ufkunu açan fikhî meseleleri çözdüklerini ifâde eder. Zamanimin bütün âlimleri Abdullah Ibn Mes'ud'u büyük fakih bilirlerdi. Hz. Ömer onu gördükçe güler: "Bu, ilimle dolu bir zattir." derdi.

Ibn Abbas da, Ibn Mes'ud hakkinda söyle der: "Kur'ân'in en büyük tercümanidir."

Ibn Mes'ud'un ileri gelen talebelerinden biri Alkame b. Kays idi. Alkame, dimaginin tazeligi, malûmatinin genisligi ile seçkindi. Ibn Mes'ud, onun kendisinden daha çok malûmatli oldugunu söylerdi:

Ibn Mes'ud, Kûfe'de bütün talebelerine Kur'ân'i Kerim, hadîs ve fIkih okuturdu. Dersine devam edenler büyük bir halka olustururlardi. Ondan ders okuyanlar arasinda büyük söhret kazananlar da vardi. Alkame, Mesruk, Esved, Abîde, Kâdi Süreyh, Ebu Vâil bunlar arasindadirlar. Her biri büyük bir âlim olan bunlar arasinda özellikle Alkame, daima Ibn Mes'ud'u hatirlatan bir simâ olmustu. Ibn Mes'ud yola çiktigi zaman talebelerinin çogu onunla beraber hareket ederler ve ona yoldas olurlardi.

Bir gün Habbâb b. Eret, Ibn Mes'ud'un son derece genis olan ders halkasina gelmis, oraya devam eden gençlerin çoklugundan memnun olmus ve Ibn Mes'ud'a en liyakatli talebesini sormustu. Ibn Mes'ud da Alkame'yi göstermisti. Hz. Habbab, Alkame ile görüsmüs ve onun malûmatinin genisliginden çok derin bir zevk duymustu.

Ibn Mes'ud'un talebeleri, kendisini derin bir istiyakla dinlerler ve derslerini ask ve sevkle alirlardi. Baslica talebelerinden olan Sakik der ki: "Mescitte Ibn Mes'ud'u bekler, onun derse çikmasi için yolunu gözetlerdik. Bir gün biz böyle beklesirken Yezid b. Muaviye en-Nehai gelmis ve bize: 'Dilerseniz evine gidip bakayim, evdeyse alip getirmeye çalIsayim' demis ve gitmisti. Ibn Mes'ud gelmis, bize: 'Ben sizi biktirmamak için gelmedim. Rasûlullah bize vaazlarini fasila ile verirdi. Çünkü bikkinliga ugramamizi Istemezdi.' demisti."

Ibn Mes'ud, sünnet-i seniyye'ye uygun bir ahlâk sahibiydi. O, ahlâk ve yasayis tarzini bizzat Rasûlullah'dan ögrenmisti. Çünkü o, Rasûlullah'in en yakin dostlarindandi. Her zaman Rasûlullah'in yanina girer, hizmetlerini görür, ayakkabilarini çevirir, önünde yürür, yikanacagi zaman perde tutar önünde siper olurdu. Rasûlullah ona, kayitsiz sartsiz bir müsaade vermisti. Ibn Mes'ud'a: "Her zaman yanima girebilirsin, ancak benim mani olacagim zamanlar hariç" derdi. (Ibn Sa'd, Tabakat, 111, 153-154). Bunun içindir ki onun, Rasûlullah'i yegâne uyulacak Insan bIlmesi, onun her hâliyle hâllenmesi kadar tabii bir sey olamaz. Ibn Mes'ud, Kûfe'den ayrildigi hâlde ünü orada uzun zaman yasamis; herkes onun ilim ve irfaninin yani sira takvasini, iffetini, güzel huylulugunu, kalbinin rikkatini ve övgüye deger ahlâkini anmaya devam etmisti. Hz. Ali, Kûfe'ye gittigi zaman Ibn Mes'ud'un övgüye deger vasiflarla anildigini duyduktan sonra onun Kur'ân'i Kerim'e vukûfunu, helâli helâl, harami haram tanidigini, dinde fakih ve sünnette âlim oldugunu ilâve etmisti.

Abdullah Ibn Mes'ud, Ebu Umeyr adinda bir dostunu ziyaret etmek üzere çikmis, fakat evinde bulamayarak âilesine selâm göndermis ve kendisine bir miktar su verIlmesini rica etmisti. Evin hanimi, hizmetçisini komsuya göndererek su Istetmisti. Hizmetçi geciktigi için hanim ona lânet okumustu. Ibn Mes'ud hanimin hizmetçiye lânet okudugunu duymus ve evden çikmisti. Çikarken dostu Ebu Umeyr ile karsilasmisti. Ebu Umeyr "Ya Ebu Abdurrahman! Sen kendisinden kadinlarin kiskanilacagi bir adam degilsin, niçin kardesinin hanimina selâm vererek içerde oturmadin ve su içmedin?" demisti. Ibn Mes'ud'un cevabi: "Öyle yaptim fakat zevceniz ya su bulunmadigi veyahut evdeki su kâfi gelmedigi için hizmetçiyi komsuya gönderdi, hizmetçi geç kaldigi için de ona lânet okudu. Hâlbuki ben Rasûlullah'dan su sözleri duydum: "Lânet kime gönderIlmisse ona gider, ona kazIlmak Ister. Sayet buna bir yol bulamazsa: Ya Rabbi, beni falana gönderdiler, kalktim gittim, ona hulûl için bir yol bulamadim! Simdi ne yapayim? der. Cenab-i Hak da ona: Nereden geldinse oraya dön der. " Onun içindir ki, hizmetçinin bir mazereti olabilecegini düsündüm ve lânetin geri dönmesinden korktum. Buna sebep olmak Istemedim."

Bir defasinda adamin biri vefat etmis ve hiçbir hayri olmadigi söylenmisti. Ibn Mes'ud, bunu duyar duymaz, elinde bulunanlari sadaka olarak vermisti. Rasûlullah'in Ashâb'indan birçoklari, onun sünnetine yapismakla büyük bir serefe kavustular. Fakat Abdullah Ibn Mes'ud, hiçbir zaman dünyayi Istemedi. O hep ahireti gözetirdi. Hz. Ibn Mes'ud, son derece mIsafirperverdi. Kûfe'de ikâmet ettigi sirada evi hiç mIsafirsiz kalmazdi.

Ibn Mes'ud, namazlarini vaktinde kIlmaya o kadar riayet eder ki, bir kere Vali Velid b. Ukbe, Kûfe mescidinde halki bir süre bekletmisti. Ibn Mes'ud hemen kalkarak, halka namazi kildirmisti. Vali, buna üzülerek, niçin böyle yaptigini sormus ve "Mü'min'lerin emirinden bir buyruk mu aldin? Yoksa bir bid'at mi icat ettin?" demisti. Ibn Mes'ud, ona su cevabi vermisti: "Ben, mü'minlerin emirinden bir buyruk almadigim gibi, bir bid'at de icat etmedim. Fakat senin bir isin vardir, diye bizim de namazimizi geciktirmene Allah razi olmaz."

Ibn Mes'ud, Ramazan'dan baska çogu günler oruç tutar, Asûre günlerini de oruçlu geçirirdi. Abdurrahman b. Yezid der ki: "Ibn Mes'ud, günlerinin çogunu oruçlu geçirirdi. Oruca ve namaza devamdan ayrica bir zevk alirdi. Ibn Mes'ud, son derece külfetsiz bir hayat sürer, gayet basit yemeklerle beslenir, külfetsizligi ve sadeligi hayatinin düstûru bilirdi. Talebesi Alkame, bu hususta Ibn Mes'ud'un harfiyen Rasûlullah'a uydugunu söyler. Ibn Mes'ud; senelerce beytü'lmâl* idare etmis, bir gün, bir dakika da olsa adalet ve insaftan ayrIlmamistir.

Ahmed AGIRAKÇA

19:26 - 13/11/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


ABDULLAH IBN REVÂHA

ABDULLAH IBN REVÂHA

(- ? - Ö. 629)

Akabe gününde Islâm'a giren sâir sahâbî. Nesebi Abdullah b. Revâha b. Sa'lebe b. Imriü'l-Kays b. Amr'dir. Künyesi Ebu Muhammed, ünvani sâiru Rasûlüllah'tir. Babasi Revâha, annesi Kebse'dir.

Sahâbenin büyüklerinden ve Ensar'in ileri gelenlerinden olan Abdullah Medine'de dogdu. Hazrec kabilesine mensup olup ne zaman dogdugu kesin olarak bilinmemektedir. Ikinci Akabe gününde müslüman olmus ve kabilesini temsilen Peygamberimize bey'at etmistir.

Hicret günü Rasûlullah'a mihmandarlik etti. Muhacirlerden Mikdad b. Esved'i kardes edindi. Ayni zamanda o, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kâtiplerindendi. Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber gazvelerine katildi. Hudeybiye barisi ve Umretu'l-Kaza seferlerinde peygamberimizin yaninda yer aldi. Bedir savasinin zafer müjdesini Zeyd b. Hârise ile birlikte Medine'ye ulastirdi. Bedru'l-Mev'id gazasinda Rasûlullah'in Devlet Baskanligina vekâleten Medine'de kaldi. Hicretin 6. yilinda (627) üç kisilik heyetin baskani sifatiyla Hayber'e gitti. Yahudilerin baskani Üseyr b. Zârim'in Yahudilerle birlikte Gatafan kabilesini Müslümanlara karsi kiskirttigini gördü. Hayber'de üç gün kaldi. Dönüsünde gördüklerini Hz. Peygamber (s.a.s.)'e aktardi.

Yine ayni yilin Sevvâl ayinda Hayber'e elçi olarak gönderildi. Yaninda bulunan otuz kisiyle birlikte Hayber'e vardi. Üseyr b. Zârim ile gõrüstü. Allah Rasûlü'nün kendisini Hayber'e vali yapacagini, Medine'ye gelmesi halinde kendisine ikrâm ve ihsânda bulunacagini bildirdi. Üseyr, bu teklife memnun oldu, valilige heveslendi. Yanina aldigi otuz kisiyle birlikte yola çikti. Yolda, sahâbeden Abdullah b. Üneys'in kilicina el atarak onu öldürmek istedi. Abdullah, bunun ahde vefasizlik oldugunu bildirdi. Ikinci kez yine Abdullah'in kilicina el atti. Bu durum karsisinda Yahudilerden yirmidokuz kisi kiliçtan geçirildi. Bir kisi kaçip kurtuldu.

Hz. Peygamber'in Basra hükümdarina gönderdigi elçinin Sam valisi Surahbil tarafindan öldürülmesi olayiyla ilgili olarak hicretin 8. yilinda bir ordu hazirlandi. Bu ordunun komutasiyla ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) su açiklamada bulundu: "Cihada çikacak su insanlara Zeyd b. Hârise'yi kumandan tayin ettim. Zeyd b. Hârise sehid olursa, yerine Ca'fer b. Ebi Talib geçsin, Ca'fer b. Ebi Talib de sehid edilirse, yerine Abdullah b. Revâha geçsin. Abdullah b. Revâha sehid olursa, müslümanlar, aralarindan uygun birini seçip, kendilerine kumandan yapsinlar."

Müslümanlar bir müddet ilerlediler. Düsman ordusunun gücü ve sayica çok olusu Müslümanlari endiselendirdi. Zeyd b. Hârise, ne yapmak gerektigi konusunda istisâre yapti. Abdullah b. Revâha, Rumlar'la çarpismaktan yana oldugunu bildirdi. Müslümanlar, Mûte'de savas düzeni aldilar, çarpismaya basladilar. Zeyd b. Hârise, vücudu mizraklarla delik desik oluncaya kadar savasti. Ve sehid oldu. Sancagi Ca'fer aldi. O da savasti, sehid oldu. Ca'fer'den bosalan sancagi Abdullah b. Revâha aldi. Bir mizrak darbesiyle yaralandi ve o da sehid ,oldu (629).

Hz. Âise'nin bildirdigine göre, Mûte sehidleri Ibn Hârise, Ca'fer ve Ibn Revâha'nin sehâdet haberi geldiginde Rasûlullah (s.a.s.) Mescid' te oturmustu. Yüzünde hüzün ve kederin izleri görülüyordu. Bu sirada Rasûlullah'a birisi geldi ve "Ca'fer'in kadinlari aglasiyorlar" dedi. Rasûlullah ondan kadinlari çiglik atmaktan alikoymasini söyledi. Adam gitti, ancak kadinlar ona itaat etmediler. Geriye gelip kadinlarin hâlâ aglastiklarini Rasûlullah'a söyledi. Üçüncü defa gelisinde Rasûlullah söyle buyurdu: "Hadi git bu kadinlarin agizlarina, yüzlerine toprak saç."

Hz. Abdullah b. Revâha Mûte'ye giderken evliydi, fakat çocugu olmamisti. Abdullah, güçlü bir hatip ve büyük bir sâirdi. Peygamberimize siir yoluyla satasan kâfirlere karsi onu savunan siirler yazdi. Ibn Revâha, Ka'b b. Malik ve Hassan b. Sâbit müslümanlarin sâirleriydi. Ilk Islâmî siirleri onlar yazdi. Onlar hakkinda Suarâ sûresinde söyle buyrulur: "Sâirlere sapiklar uyar. Onlarin her sahaya dalip çiktiklarini ve yapmadiklari seyleri söylediklerini görmez misin? Ancak iman edip salih ameller isleyenler Allah'i çok zikredenler ve haksizliga ugratildiktan sonra haklarini alanlar böyle degildir. O zâlimler, yakinda nasil bir yikilisla altüst edileceklerini bileceklerdir." (Suarâ, 26/224-227).

Allah'i çok zikreden iste yukarda bahsedilen hicivci üç sahâbidir. Abdullah müsriklerin küfrünü yüzlerine vuran siirler söylerdi. Peygamberimiz onun siiriyle ilgili olarak "Kureys müsriklerine ok yagdirmaktan daha etkilidir" buyurmustur.

Abdullah, Mute gazasina giderken aglamis, sebebi soruldugunda söyle demisti: "Benim dünyaya karsi sevgim, sizlere karsi ziyade arzum yoktur. Ancak ben Rasûl-i Ekrem'den (s.a.s.) Meryem sûresi yetmisbirinci "Içinizden hiç biriniz hariç olmamak üzere mutlaka hepiniz Cehennem'e varacaksiniz" âyetini isitmistim. Âyette bahsolunan Cehennem'e ugradigimda halim nice olur? diye düsündügümden agliyorum." Ugurlayanlardan bazilari onu teselli ederek, "Cenab-i Hak sizleri korusun, düsman serrini sizden uzaklastirarak sag salim dönmenizi nasib etsin." demisler, bunun üzerine Abdullah su siiri söylemistir:

"Günahkârim fakat ben

Af isterim Rabbimden

Ya da kanimi dökecek bir vurus isterim.

Kilinç ya da mizrakla desilip çikmis cigerim.

Ta ki beni gören samimice desin

Su savasçiya Allah rahmet eylesin."

Yine Mûte'de ordu komutasini eline alirken su siiri söylemistir:

"Nefsim bir isteksizlik var sende

Savasacaksin dilesen de dilemesen de

Hani çoktandir yoktu sende ölüm korkusu

Ca'fer, ne güzel geliyor Cennet kokusu ."

Hicret'in yedinci yilinda Hz. Peygamber Umre için Mekke'ye girerken yaninda Abdullah Ibn Revâha da vardi ve su siiri söylemekteydi.

"Çekilin kâfirler nebinin yolundan bugün,

Vururuz yoksa boynunuzu inkâr etmistiniz dün,

Öyle bir vurus ki ayirir gövdeden basi,

Hatirlatmaz insana ne dost ne arkadasi."

Bunun üzerine Hz. Ömer ona: "Ya Abdullah, Harem'de Allah'in Rasûlu'nün huzurunda mi böyle karsidakileri çatismaya tahrik eden siiri söylüyorsun?" demis, Rasûlullah da: "Birak ya Ömer söylesin. Vallahi Abdullah'in sözleri bu kâfirlere ok yarasindan daha fazla tesir eder" buyurmustur.

Rasûlullah, Ibn Revâha için "Kardesiniz süphesiz bâtil söz söylemez" buyurmus, bâtil sözler disindaki siirlerde hikmet ve yarar vardir demistir.

Kaynak: Samil Islam ansiklopedisi

19:25 - 13/11/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


ABDULLAH B. ÖMER B. EL-HATTÂB

ABDULLAH B. ÖMER B. EL-HATTÂB

Ikinci halife Hz. Ömer (r.a.)'in oglu ve mü'minlerin annesi Hz. Hafsa'nin ana-baba bir kardesi, fâkih ve muhaddis sahâbî. Ebû Abdurrahman künyesi ile taninan Abdullah'in annesi Zeynep bnt. Maz'un el-Cümeyhî'dir.

Abdullah b. Ömer'in, peygamberligin üçüncü yilinda dogdugu kaydedildigi gibi onun nübüvvetten bir yil önce dünyaya geldigi söylenmektedir. (Ibnü'l-Esîr, Üsdü'l-Gâbe, Kahire 1286, 111, 230).

Babasiyla birlikte, küçük yasta Islâm'a girdi ve yine babasi ile birlikte Medine'ye hicret etti. Tamamiyla Islâm toplumunda ve Islâm terbiyesiyle yetisti. Yasi küçük oldugu için Bedir ve Uhud gazalarina Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafindan katIlmasina müsâde verIlmedi. (Buhârî, Megâzi, 6). Ancak onsekiz yaslarinda iken Hendek gazvesine ve daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) zamaninda meydana gelen bütün savaslara katildi. Mekke fethinde, Mûte savasinda, Tebük seferinde ve Vedâ Hacc'inda bulundu.

Abdullah b. Ömer, Islâm devleti bünyesinde meydana gelen anlasmazliklarla ortaya çikan ve birbirleriyle mücadele eden gruplara karismadi, tarafsiz kaldi ve devlet kadrolarinda vazife almadi. Zira oglunu hilâfete aday göstermesini tavsiye eden sahâbelere Hz. Ömer: "Bir evden bir kurban yeter" demisti. Babasindan sonra basa geçecek halifeyi seçmeye görevli olan sûrâ'ya sadece müsâvir olarak katildi. Hz. Ömer ogluna sûrâ'ya katIlmasini ancak aday olmamasini tavsiye etmisti. (Ibnü'l-Esîr, el-Kâmilfi't Tarih, 111, 65 vd.)

Hz. Osman (r.a.) zamaninda, Ibn Ömer, devlet Isleri ne müdahalede bulunmuyordu. Bir gün Hz. Osman, Ibn Ömer'e kadilik yapmasini, müslümanlarin arasindaki hukukî anlasmazliklari hâlletmesini teklif edince özür dileyerek kadilik vazifesini kabul etmemis, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in bir sözünü hatirlatmisti;

- Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurmuslardir ki: "Kadilar üç çesittir. Birincisi câhillerdir. Bunlarin yeri Cehennemdir. Ikinci zümre âlimleridir, fakat dünyaya meyilleri vardir, ilimleri ile amelleri bir degildir, bunlarda Cehennemliktir. Üçüncü zümre ise hem âlim, hem de dünyaya meyli olmayanlardir." (Ebû Dâvud, Akdiye, 2).

- Hz. Osman, Hz. Ibn Ömer'e dedi ki:

- "Ama, senin baban Hz. Peygamber (s.a.s.) zamaninda kaza* Isleri ile ugrasti ve kadilik yapti."

- "Evet, dogrudur, fakat babam bir mesele ile karsilasinca Rasûl-i Ekrem'e müracâat eder, müsküllerini hâlletmede zorluk çekmezdi. Çünkü Rasûl-i Ekrem müskil* bir mesele ile karsilasinca onun da müskilini vahiy hâllederdi. Simdi Rasûl-i Ekrem aramizda yok ki problemlerimizi ona götürelim. Allah simdi bizim yardimcimiz olsun."

Hz. Osman da bu hususta Hz. Ibn Ömer'e fazla israrda bulunmadi.

Hz. Ibn Ömer, hükümet ve devlet Isleri nden uzak kalmasina ragmen hak yolunda cihâd* edip Islâm fetihlerine katildi. Nitekim Hicret'in yirmiyedinci yilinda Afrika'da Tunus, Cezayir, Merakes seferine katIlmisti.

Ibn Ömer Hicret'in otuzuncu senesinde Horasan ve Taberistan fetihlerinde bulundu ve onun Taberistan fethinde bir Dihkan'i öldürdügü bilinmektedir. Ancak hükümet ve devlet Isleri ne müdahâle hususunda çok ihtiyatli davranip, daima uzak kalmayi tercih etti.

Hz. Osman'in sehâdetinden sonra Ilmî yüceligi, kahramanligi ve mücahidligi Hz. Ömer'in oglu olmasi sebebiyle halîfe* olmasi Istendiyse de kabul etmedi. Hz. Ali tarafinda yer aldi. Dahilî olaylara karismadi. Siffin olayindan sonra da halifelik tekliflerini reddetti. Muâviye zamaninda 669 yilinda Hz. Peygamber'in güvenini kazanmis ve bayraktarligini yapmis olan Halid b. Zeyd Ebu Eyyub el-Ensâri* ile Istanbul surlari önlerine kadar gelip, Istanbul'un Ilk muhasarasina katildi. Onun devlet bünyesinde ve Islâm toplumunda meydana gelen iç karisikliklar sirasinda temkinli davrandigini görmekteyiz. Fakat Siffin'de Hz. Ali'ye muhalefet edenlere ve Abdullah b. Zübeyr'i Kâbe'de muhasara edip sehid edenlere karsi savasmadigina pisman oldugunu bizzat kendisi ifâde etmistir (Ibn AbdülBerr, el-Istiâb, II, 345), Haccac'a karsi savasmadiysa bile onun zulmünden asla çekinmeden Islâmî ahkâmi çignemesine karsi susmayip onu gerektiginde sert bir sekilde uyarmisti. Hattâ onun bu gibi uyarilarina kizan Haccac b. Yusuf, Abdullah'i öldürtme yollarini aramisti.

Nihâyet hicretin yetmisdördüncü yilinda Abdullah b Ömer seksendört veyahut seksen bes yasinda iken vefat ettigi (Ibn Sa'd, Tabakat, IV, 187), baska rivâyetlerde de onun seksenalti yasinda vefat ettigi kaydedilir. (Ibnü 'l-Esir, Üsd ü 'l-Câbe, I V, 230-23 1 ) .

Hac mevsiminde adamin biri ucu zehirli bir mizrak ile Abdullah b. Ömer'i ayagindan yaraladi. Vücûdu zehirlendi. Bu zehirlenme vefatina sebep oldu. Bir rivâyete göre yukarida söyledigimiz gibi bu yaralama Haccac b. Yusuf'un tertibi idi.

Ibnü'l-Esir'in kaydina göre, Haccac b. Yusuf minberde hutbe* okuyordu. Hutbe'de Abdullah Ibn Zübeyr'e agir sözler söylemis ve bazi ithamlarda bulunmus, onun Kur'ân-i Kerim'i tahrif ettigi iddiasini ortaya atmisti. Ibn Ömer düsünmeden ve çekinmeden Haccac'a bagirip: "Yalan söylüyorsun, bunu ne Ibn Zübeyr yapardi, ne de senin bu ise gücün yeter!..." demisti.

Ibn Ömer'in halkin toplu bulundugu bir yerde böyle sert konusmasindan Haccac fena halde bozulmus, ona kin besleyip çok kizmisti. Açiktan açiga ona bir sey yapamayacagindan gizlice ve hainlikle intikam almayi düsünmüstü. (Ibn Hallikân, Vefayatü'l Ayan, II, 242). Ancak Ibnü'l-Esir Haccac'in hutbe meselesini baska türlü anlatmaktadir. Ona göre, Haccac hutbeyi çok uzatmis, o kadar uzatmisti ki, Ikindi namazina vakit daralmisti. Bu ara Ibn Ömer, "Günes seni beklemiyor" diye ihtarda bulunmustu. Ikinci bir rivâyete göre, Ibn Ömer'in onu beklemeyip kiymet vermemesine Haccac'in cani sIkilmis, firavunlugu tutmustu. Fakat Emevi hükümdari Abdülmelik b. Mervan'in korkusundan Ibn Ömer'e karsi gelemiyordu. Bu meselenin iç yüzünün bu sekilde oldugu anlasIlmaktadir. Yoksa imkân buldugu takdirde Haccac, Ibn Ömer'i bir an evvel ortadan kaldirmada tereddüt etmezdi. (Ibnü'lEsir, Üsdü'l-Gâbe, 111, 230)

Hac mevsiminde halkin kalabalik bulundugu bir sirada kim vurduya getirmek için Haccac bu hâdiseyi tertiplemisti. Hattâ Ibn Ömer hastalandigi sirada Haccac ziyaretine gitmis suçlunun yakalanip cezalandirIlmasi meselesi söz konusu olmustu. Ibn Ömer o sirada Haccac'a: "Sen silahla Harem-i Serif'e girIlmesine müsâade ettigin için bu olay meydana geldi. Harem-i Serif'e silahli girmenin dogru olmadigini biliyordun. Bunun önüne geçmis olsaydin bu hâdise olmazdi" demis, o da susmustu (Ibn Sa'd, Tabakat, IV, 187 vd.).

Ibn Ömer Medine'de vefat etmeyi arzu ediyordu. Zira son günlerde Mekke'de vaziyetin iyi olmadigini sezmisti. Cenab-i Hakk'a dua ediyor: "Allah'im, beni Mekke'de öldürme!" diye yalvariyordu. Oglu Sâlim'e söyle vasiyet etmisti: "Ben Mekke'de ölürsem beni Harem hududu civarinda defnet, sen de buradan göçüp git!" Ibn Ömer bu vasiyetinden birkaç gün sonra vefat etti.

Vefatini müteakip vasiyeti* geregince halk toplandi. Haccac da suçlulugunu örtbas etmek için cenaze namazina katildi. Hatta namazini Haccac'in kildirdigi bilinmektedir. (Ibn Sa 'd, Labakat ayni yer). Vefat ettiginde onbiri erkek onbes çocugu vardi.

Muhit ve aile olarak tamamen Islâmî terbiye ile yetismesi ve Rasûlullah'in sohbetlerinde devamli bulunmasi ona bizzat hizmet etmekle sereflenmesi, fitraten üstün hâllere sahip olmasindan dolayi zamaninin bütün ilimlerinde mâhir ve üstad olmasini sagladi. Her konuda çok dikkatli arastirmayi, incelemeyi severdi. Sahâbe içinde dünyaya önem vermemesi örnek gösterilirdi. Haram ve süpheli konularda çok titiz davranirdi.

Kur'ân-i Kerim'in tefsiri hususunda da sahâbenin ileri gelenlerindendi. Bir gün Hz. Peygamber, ashâb-i kirâm'a 0brahim sûresi* Yirmidördüncü âyetinde geçen "agaç"in nasil bir agaç oldugunu sormus. Hiç kimse cevap veremem isti. Rasûlullah (s.a.s.) bunun "hurma agaci" oldugunu açiklayip da oradakiler dagilinca Abdullah b. Ömer yolda giderken babasina "Rasûli Ekrem'in, agacin nasil bir agaç oldugunu açiklamasindan önce hurma agaci oldugu kalbime dogdu" dedi. Babasi Ömer, "Peki neden bunu söylemedin?" deyince, Abdullah "Rasûlullah'in huzurunda sen ve Ebû Bekir dururken konusmayi uygun görmedim" demisti (Ibn Hâcer, Fethu'l-Bârî Serh Sahihi'l-Buhâri, Misir 1959, IX, 449). Bu da onun Allah'in âyetlerine vukûfiyetini gösterir.

Abdullah b. Ömer helâl ve harama ait hadIsleri en çok bildiren râvidir. Genellikle isittigi hadIsleri yanilgiyi azaltmak, unutkanligi ortadan kaldirmak için devamli yazardi. Gerekmedikçe de hadis rivâyet etmezdi.

Ibn Ömer tefsirde oldugu kadar hadis Ilminde de ileri gelenlerden de hadis hâfizlari arasinda ün kazanmis sahâbîlerdendir. Elimizde mevcut hadis kitaplarinda Ibn Ömer'den Ikibinaltiyüzotuz hadis rivâyet olunmustur.

Bunlardan yüzaltmissekiz tanesi Buhârî* ve Müslim* tarafindan müstereken rivâyet edIlmistir. Buhârî'de seksenbir, Müslim'de de otuzbir; Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde Iki binondokuz hadis ayrica naklolunmaktadir.

Ibn Ömer Rasûl-i Ekrem'in sözlerini, fiillerini sevk ve zevk ile izlerdi. Ekseriya Rasûl-i Ekrem'in hizmetinde ve huzurunda bulunurdu. Bulunmadigi zaman da Rasûl-i Ekrem'in söz ve fiilini huzurda bulunanlardan sorar, tetkik ederdi. Bir meselede süpheye düstügü, yahut iyi anlamadigi takdirde hemen Rasûl-i Ekrem'e gidip ögrenirdi. Bu suretle Rasûl-i Ekrem'in söz ve fiillerine ait hadIsleri toplamis, hifzetmisti .

Hadîs-i Seriflerin ümmet içinde yayIlmasi ve ümmetin evlatlarina ögretIlmesi hususunda Ibn Ömer'in büyük hizmeti olmustur. Hadisi iyi bilip, iyi tetkik edenlerdendi. Bildigini ögretmekten büyük zevk duyardi. Rasûl-i Ekrem'in vefâtindan sonra altmis yil yasadi. Ömrü boyunca Rasûlullah'in hadIsleri ni Islâm ümmeti arasinda yaymakla vakit geçirdi. Nitekim elimizde bulunan hadIsleri n nakil silsilesinin çogu Abdullah Ibn Ömer'e dayanmaktadir.

Ibn Ömer, Medine'de ders halkasi olusturarak hadîs ögretirdi. Bundan baska her zaman hac mevsiminde Mekke'de Islâm dünyasinin dört bir yanindan gelen hacilara Rasûlullah'in hadIsleri ni ögretme konusunda büyük gayret sarfederdi.

Çok hadîs bIlmesine ragmen büyük titizliginden çok az rivâyette bulunurdu. Abdullah b. Ömer'den Nâfi ve Imam Mâlik* b. Enes'in rivâyetleriyle gelen hadisler en saglam rivâyetler olarak degerlendirIlmekte ve bu rivâyet zincirine "Altin Zincir" adi verIlmektedir. Abdullah b. Ömer'den hadis ögrenimi görenler arasinda basta Abdullah b. Abbâs olmak üzere Câbir b. Abdullah, Saîd b. el-Müseyyeb, Said b. Cübeyr, Abdullah b. Keysân, Hasan-i Basrî, Nâfi, Mücâhid, Tâvûs, Enes b. Sîrin gibi meshur muhaddisler ve ogullarindan Hamza, Bilâl, Abdullah ve Ubeydullah vardir. Ibn Ömer bu hadis Ilminden dolayi çok hadis rivâyet eden Muksirûn* sahâbeler arasinda yer almaktadir.

Abdullah'in, muhaddisliginin yani sira fakîh bir sahâbî oldugu da bilinen bir husustur. Ibn Ömer ömrünü Medine'de geçirmis ve fIkih* üzerinde çalismistir. Medine'nin fIkih âlimlerinin birçogu fetvalarinda Ibn Ömer'in bilgisinden faydalanmislardir. Ehl-i Sünnet'in dört Imamindan biri olan Imam Mâlik'in fikhi Abdullah Ibn Ömer'in fetvalari ile doludur. Imam Mâlik'in dedigi gibi, Abdullah b. Ömer fIkih âlimlerinin basinda gelenlerdendi. Eger Ibn Ömer'in fIkihtaki fetvalari toplansa büyük bir eser meydana gelir. Nitekim, Misir'li âlim M. Revvâs Kal'aci "Mevsû 'atu Fikhî Abdullah b. Ömer" (Abdullah b. Ömer'in Fikhi Ansiklopedisi) adiyla bir eser vücûda getirmistir. (Beyrût 1986). Islâm fIkih ulemâsinin en ileri gelenlerinin bildirdiklerine göre, Islâmî meselelerde Ibn Ömer'in sözleri ile amel etmek yeterlidir.

Abdullah b. Ömer uzun bir ömür sürdügünden peygamberimizden sonra altmis yil müddetle fetva* vermistir. Ancak fetva verme konusunda çok ihtiyatli hareket ederdi. Sahsiyet olarak; iyilik etmeyi, sadaka vermeyi, hayir yapmayi, hele köle azad etmeyi çok severdi. Saglam karakterli, iyi ve güzel huylu olup, kötülüklerden kaçinirdi. Her yaptigi isi Allah rizasi için yapardi. Kendi yüzük tasinda: "Allah Teâlâ'ya, Allah için hâlis Ibâdet etti." ibâresi yaziliydi. Dünya malina, dünya zevklerine hiç gönül vermezdi. Sahâbe'den Câbir b. Abdullah: "Ömer ve oglu Abdullah'dan baska içimizde dünyaya meyli olmayan kimse yoktur." derdi.

0 limde Imamliga yükselen muhaddis ve tâbiînin büyüklerinden olan Nâfi, Abdullah b. Ömer'in azatlisidir. Nâfi köle iken Ibn Ömer onu onbin dirheme satin alip, "Seni Allah rizasi için azat ettim" diyerek kölelikten kurtarmistir. Kölelerinden Ibâdet edeni gördükçe hemen onu âzad ederdi. "Ibâdeti göstermelik yaparak âzad olmak Isteyenler olursa ne yaparsiniz?" diye ona soruldugunda Abdullah'in "Hayir için aldanmaktan iyi sey var midir?" buyurduklari meshûrdur. Imam Nâfi, Abdullah için: "Her zaman dualarinda belirttigi gibi bin köle âzad ettikten sonra vefat etti." demisti. Çogu zaman sirtindaki kaftanini çikarip gördügü bir fakire verirdi.

Abdullah b. Ömer'in evinde mIsafir* eksik olmazdi. Aksam yemeklerini yalniz yedigi nadirdir. Mutlaka mIsafiri olur, olmazsa arar bulurdu. Kendisi de dostlarinin evinde üç günden fazla mIsafir kalmazdi. Evinde en zarûrî ihtiyacini karsilayan esya bulundururdu. Cuma'dan önce mutlaka yikanir, abdest alir, güzel kokular sürünürdü. Her namaz için abdest alir, geceleri çok namaz kilardi.

Abdullah'in oglu Hâlid'in âzad ettigi Ebû Gâlib söyle anlatir: "Abdullah b. Ömer Mekke'ye geldiginde sik sik bize misâfir olurdu. Geceleri teheccüd namazi kilardi. Bir gece sabah namazi yaklastigi zaman bana "Kalkip namaz kIlmayacak misin? Kur'ân'in üçte birini de okusan yeter." dedi. "Sabah yaklasti, kIsa zamanda Kur'ân'in üçte birini okuyup yetistiremem" dedim. Bana dönerek: "0hlâs sûresi Kur'ân'in üçte birine esittir." dedi.

Imam Nâfi'in naklettigine göre, Abdullah b. Ömer mûsikîyi * sevmezdi. Teganni ve saz seslerine kulaklarini tikardi. Bir gün birisi yanina yaklasarak: "Abdullah, Allah için seni çok seviyorum" dedi. Abdullah da: "Ben de Allah için seni hiç sevmiyorum. Çünkü sen ezani teganni ederek, sarki söyler gibi okuyorsun" buyurdu.

Allah'tan baska kimseden korkmazdi. Kötülüge karsi hep iyilikle karsilik verirdi. Zeyd b. Eslem su olayi anlatir: "Adamin birisi yolda Abdullah b. Ömer'e sövüp saymaya basladi. Abdullah evinin kapisina varincaya kadar onu sabirla dinledikten sonra adam dönerek, "Ben ve kardesim Âsim kimseye sövmeyiz" dedi.

Çok az yemek yerdi. Hele acikmayinca hiçbir sey yemezdi. Bir gün dostlarindan birisi ona hazim kolaylastirici bir ilâç hediye etmek Istedi. O dostuna su cevabi verdi: "Ben hiçbir yemekten karnimi doyururcasina yemedim. Hazim ilâcina ihtiyacim olacagini zannetmiyorum."

Bu kadar tok gözlü olmakla beraber ayni zamanda son derece müstagni bir kisi idi. Kimseden bir sey Istemezdi. Herkes ona hizmet etmek Ister, fakat o asla kabul etmezdi.

Bir ara Abdülaziz b. Hârun ona haber gönderip ihtiyaçlarinin ne oldugunu bildirmesini Istemis, Ibn Ömer onun davranisina karsi su cevabi vermisti: "Siz, geçimleri size ait olanlarin, geçimlerini üzerinize almis bulundugunuz kimselerin ihtiyaçlarini temin ederseniz daha iyi olur " (Ibn Sa'd, Tabakat, IV, 174).

Ancak Ibn Ömer bir sey hediye* edildiginde onu geri çevirmezdi. Nitekim Muhtar mal-ve mülkünün bir çogunu Ibn Ömer'e hediye etmis, o da kabul eylemisti. "Bize hediye edilenleri biz de hediye eder, Hak yolunda dagitiriz." demisti. Ve bütün hediyeleri ihtiyaç sahiplerine dagitmisti.

Bir ara Ibn Ömer'in halasi Ramle ona Ikiyüz dinar altin para göndermisti. Emir Muâviye ise bir aralik onun ihtiyaçlari için yüz bin dinar yollamisti. Muâviye bu parayi gönderirken Ibn Ömer'in Yezîd'e bey'at etmesini de düsünerek buna basvurmustu. Ibn Ömer bunu kabul etmemis, "Benim imanim sizin paranizdan daha degerlidir . " demisti . (Ibn Sa 'd, ayni yerler).

Abdullah b. Ömer'in yasayisi her türlü gösterIsten uzak idi. O bu hususta mükemmel bir örnektir. Bir oturusta binlerce dirhem para dagitmis olan bir zâtin bütün ev esyasi bir hali veya kilim ve bir de yataktan ibaret idi. Bunlarin bütün kiymeti yüz dirhem tutmazdi.

Abdullah varlikli olmakla beraber yasayisi Iste bu kadar sâde idi. Cuma günleri hariç, güzel koku kullanmazdi. Yalniz cuma günü iyi elbise giyerdi. Bir gün Cuma'dan sonra yolculuga çikmasi gerekti. Güzel elbiselerini giymisti. Bu elbiseyi eve gönderip degistirdi ve normal elbiselerini giydi.

Ibn Ömer sekil ve semâli hususunda babasi Ömer'e çok benzerdi. Uzun boylu ve esmerdi. Sakali agardigi zaman koyu sariya boyardi. Zira sakalinin rengi de koyu sariydi.

Ahmed AGIRAKÇA

Abdullah b. Ömer'in Bizzat Peygamber Efendimiz'den Duyarak Naklettigi Bazi Hadisler

- Insanoglu Allah'tan baska hiçbir seyden korkmazsa Allah'u Teâlâ ona hiçbir seyi musallat etmez.

- Nasihat olarak ölüm yeter.

- Istedigini ye, Istedigini giyin. Insanlari yanlis yola götüren israf ve tekebbürdür.

- Sagliginda hastaligin ve hayatinda ölümün için tedbir al.

Abdullah Ibn Ömer (r.a.) buyurdu ki:

- Ey Insan bedeninle dünyada ol, kalbinle âhireti bul.

- Hikmet ondur; dokuzu sükût, biri de az konusmaktir.

- Haramdan kaçinmadikça Ibâdetler kabul olunmaz.

Ebû Seleme b. Abdullah söyle demistir: "Abdullah Ibn Ömer vefat etti. O fazilette babasi Ömer'e çok benzerdi. Hz. Ömer kendisinin benzerlerinin çok oldugu bir zamanda yasamisti. Fakat Abdullah Ibn Ömer ise kendisinin bir benzeri bulunmayan bir dönemde yasamisti."

Kaynak: Sami Islam ansiklopedisi

19:24 - 13/11/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


Bir Fetih Hikayesi(*)

Kategori: Hikayeler

Bir Fetih Hikayesi(*)
Ahmet BUĞRA


Ne zaman mayıs gelse, kendimi çok farklı his iklimlerinde bulurum. İstanbul’da oturmayan bir İstanbul âşığı iseniz, mayıs gözünüzde daha bir başkalaşır. İstanbul sizin için bir Leylâ, mayıs ise Leylâ’ya kavuşma demidir. Mayıs denince akla İstanbul, İstanbul denince de cennetmekân Fatih Sultan Mehmed Han gelir. Bu mübarek şahsiyetin Konstantiniyye’yi İstanbul yapma gayretlerini her hatırladığınızda, bir hükümdârın Peygamber (sas) aşkı ile nasıl yanıp tutuştuğunu bütün benliğinizle hissedersiniz. Fâtih, İstanbul için çok az insanın yapabileceği bir gayret içine girmiştir. Bunun esas sebebi, Âlemlerin Efendisi’nin (sas) müjdesine nail olabilmek, O’nun (sas) beşaretini verdiği, o ulu kumandan pâyesine erişebilmektir.

İsterseniz;
‘Mazinin bahçesinden bizlere can gibidir,
İstanbul saatleri cennetten an gibidir.
Bu garip sana müştak, gönlü sana meftûnken,
Firâkın nağmeleri kalbde hicran gibidir.’


kabilinden, mazinin o dâsıtânî bahçesine doğru hayalî bir seyahate çıkalım. Fetih öncesi dönemde Peygamber (sas) aşkıyla yanan Mehmed Han, Edirne Sarayı’ndaki odasına her çekildiğinde, Konstantiniyye’yi İstanbul yapmak için derin düşüncelere dalıyor, yüreği dilhûn, gözleri ceyhun sürekli bu gâyeyi gerçekleştirebilmeyi düşünüyordu.

Büyük Sultan, yine böyle odasına çekilip gözyaşlarına teslim olduğu bir demde, gözleri ufuklara dalmış, Leylâ’sını arayan Mecnun misâli Konstantiniyye’ye seslenir:
Kalbimi çalan şehir, bir işveli yâr olur,
Aramıza girenin cümlesi ağyâr olur.

Estirdin bahtımıza hasretin meltemini,
Hicranın esintisi ateşlerden har olur.

Yok cihanda bir eşin, âşıklar sana meftûn,
Bu vuslat yangınıyla hazanlar bahar olur,

Firâkında her saat, dilhûn eder gönlümü,
Şu dünya sarayları koca bir mezar olur.

Bütün dünya olsa da mülk-ü Osman içinde,
Lâkin sen yoksan eğer, arz-u semâ dar olur.

Fâtih ruhlu neferler hem ne yiğit erlerdir,
Başlarında bulunan bir ulu serdar olur.

Şol müjdeni getiren o ay yüzlü Resul’dür.
Yokluk O’nda tükenir, cümle yoklar var olur.


Mehmed Han, bunları der ve gözyaşları içinde dua dua yalvarmaya başlar. Onun bu hicranlı inlemeleri, odasının dışında da duyulur. Muhafızlar telâşlanarak hemen Akşemseddin Hazretleri’ne haber verirler. Akşemseddin Hazretleri, odaya girer girmez Mehmed Han’ın secdede gözyaşları ile Rabb’ine inleyerek yalvardığı manzarayla karşılaşır. Sultanın bu hâli, büyük âlimin de hislenmesine sebep olur. Talebesi, ne kapısının açıldığını, ne de hocasının kendisini izlemekte olduğunu fark etmiştir. O, şu an, başka dünyalarda, başka iklimlerdedir. Neden sonra kendine geldiğinde hocasının varlığını fark eder. Lâkin ayağa kalkacak dermanı bulamaz. Akşemseddin Hazretleri, talebesinin koluna girerek onu sedirin üstüne oturtur. Derdinin ne olduğunu sorar ve kendisine anlatmasını ister. Sultan yine duygulanır, hocasının ellerine kapanır, Akşemseddin, büyük bir şefkatle talebesini bağrına basar. Mehmed Han’ın gözyaşları yine bir sel olmuş, akmaya başlamıştır. Bu yürek yangınıyla, hocasına içindeki büyük aşkı itiraf eder:
Nice zamandır ağlarız,
Gülmek diler bu gönlümüz.
Irmak misâl gözyaşını,
Silmek diler bu gönlümüz.
Var mıdır ki yazımızda,
Bilmek diler bu gönlümüz.
Muştuların en hasını,
Bulmak diler bu gönlümüz.
Şol Bizans’ın kal’asını,
Almak diler bu gönlümüz.


Akşemseddin, ellerinde yetişmiş olan talebesinin, Peygamber (sas) müjdesine nâil olabilmek için yanıp tutuştuğunu görünce, bütün kalbiyle Rabb’ine hamdeder. Akşemseddin’in hocası Hacı Bayram-ı Veli, Mehmed Han daha beşikte iken, fethin onun eliyle müyesser olacağını bildirmiştir. Akşemseddin, talebesindeki bu azim ve inancı görünce, hocasına olan sevgisi daha bir ziyadeleşir. Fakat hocasının beşaretinden Mehmed Han’a bahsetmez; çünkü bunun ne yeri, ne de zamanıdır. Ancak ona nasihat etmeyi de ihmal etmez:
Arayan bulur sultanım,
Lâkin hâlis niyet gerek.
Yazılmışsa alnınıza,
Hakk’tan bir inâyet gerek.

İhlâs olsun tek yoldaşın,
Hızır Nebi hem hâldaşın,
Elbet cehl ile savaşın,
Kavgada cesaret gerek.

Hakk’a dayan var yoluna,
Bakma sağına soluna,
Varınca Urum eline,
O demde dirayet gerek.

Yaman iştir, bin bir zahmet,
Zahmet çeken bulur rahmet,
Böyle müjdeliyor Ahmed,
Dilde Hakk’tan âyet gerek.


Hocasının sözleriyle, ne yapması gerektiğini gâyet iyi anlayan Mehmed Han, kısa sürede hazırlıklarını tamamlar. Edirne’den İstanbul’a ordusuyla hareket eder. Ordugâhını Maltepe sırtlarında kurmuş ve kutsî müjdeye ulaşmak için bütün varlığıyla olağanüstü bir gayret içine girmiştir. Aklın sınırlarını zorlayan savaş taktikleri uygulamış, o zamana kadar görülmemiş yeni silâhlar yapmış, hattâ bugün dahi kullanılan havan toplarının plânını bizzat kendisi çizmiştir. Sultan Mehmed, bir ara savaşın bütün şiddetiyle devam ettiği bir hengâmda ordugâha hâkim bir tepeden, hocası Akşemseddin’e Ordu-yu Hümâyûn’u göstererek şöyle seslenir:
Sıra sıra neferlerim dizilir,
Ordugâhım iki günde gezilir,
Şu dünyada böyle çeri görülmez,
Önümüzde nice düşman bozulur.

Burçlar kadar kule diktik,
Şahi misâl toplar döktük,
Derya üstü durur ammâ,
Karadan gemi yürüttük,

Biz bu yolda her tedbiri almışız,
Ne olursa Hakk’a teslim olmuşuz,
İçmek için ol şehadet şerbetin,
Bir ulu meydanda cenge dalmışız,

Aman Hocam, himmet eyle,
Nasip midir bize söyle,
Yangın yeri şu sinemiz,
Söndür onu bu müjdeyle.


Akşemseddin Hazretleri, talebesinin dünyadan ziyâde âhirete müştak olduğunu ve sadece şehadet istediğini görünce daha bir aşka gelir. Ama bilir ki fetih de, şehadet de tedbir ile değil takdir iledir. Tedbir kula, takdir ise Allah’a aittir. Yapılması gereken; bütün hazırlıkları en mükemmel hâliyle yerine getirmek, ondan sonra da Yüceler Yücesi’nin önünde divan durmaktır. Ve bunu talebesine şu şekilde nasihat eder:
Ey Sultanım,
Ey Oğul,
Din-i Mübîn içindir gayretin,
Her hâlinden bilirim.
Cesaretin Hamza misâl,
Gözlerinden görürüm.
Eğer benden can istersen,
Tasalanma, veririm.
Şehadet gâyesine,
Ardın sıra gelirim.
Lâkin bu iş mânâ işi,
Madde ile olmaz ancak,
Dua gerek, ihlâs gerek, aşk gerek,
Hakk’ın dergâhında inleyerek,
Günler geceler geçirmek gerek.

Oğul!
Sen doğduğunda,
Hocam Bayram-ı Veli,
Bir müjde vermişti ikimize,
Sorduğunda Murad Han’ım,
Fetih müyesser mi diye?
Nasip değil bize, lâkin
Mevlâm nasip buyurmuş,
Şehzâde ile köseye,
Demişti.
Murad Han ki bu yüzden,
Seni bugün için yetiştirmişti.

Oğul,
Dersin ki,
Ben fetih isterim.
Her fetih de bir fâtih ister.
Sen Fâtih ol ki,
Fetih de senin olsun.
Bil ki her kişi Fâtih olmaz,
Er kişi Fâtih olur.
Sanma ki düşmanın sadece taş, topraktır,
Taş, toprak olur ufalır,
Toprak, suya karışır gider.
Ay, güneş doğar batar,
Güneş, gece olur örtülür,
Asıl fetih ne bu ne o,
Asıl fetih, içindedir.
En büyük düşmana karşı zaferdir.
Uhud’daki müşrikten de,
Bizans’tan da
Büyük düşmana…
Önce onu yen ki içinde,
Gerçek Fâtih olasın.
Fethi taşta, toprakta değil,
Önce içinde bulasın.

Oğul,
Sen bir şehri kuşatırsın,
Nefis de seni kuşatır.
Konstantin’i yenmek kolay,
Bizans taş ve toprak,
Lâkin nefsi yenmek zordur.
Bizans’ı yensen de, yenilsen de,
Ya şehitsin ya gazi,
İkisi de kârdır.
Nefse yenilirsen amma,
Kalbin taş, gözün kördür,
Elinde tuttuğun kordur.
Bunu böyle bil ve önce nefsini yen,
İşte o zaman doğru der,
Ben asıl Fâtih’im diyen.
Uğrun açık,
Bahtın ak,
Kılıcın keskin,
Gazan mübarek olsun.


Mehmed Han’ın, seçilmiş askerleriyle, 6 Nisan günü başladığı Konstantiniyye Kuşatması, 29 Mayıs 1453 tarihinde ‘İstanbul’un Fethi’ ile neticelenir. Sultan, seçilmiş ordunun seçilmiş kumandanı olarak Ayasofya’da iki rekât şükür namazı kılar ve Rabb’ine gözyaşları ile hamdeder. Mehmed Han, sadece Konstantiniyye’yi İstanbul yaptığı için değil, dünyanın bütün nimetleri ayağının altında serili olduğu hâlde, inancında asla bir zaaf göstermediği için “Fâtih” olmuştur. Şehadet isteğine o zaman kavuşamamış; ama 1481 yılında zehirlenilmek suretiyle şehit edilerek, hem şehitlik hem de gazilik rütbeleriyle, müjdesine nâil olduğu Âlemin Yaratılış Gâyesi’nin (sas) huzuruna varmıştır. Allah, O’ndan ve seçilmiş askerlerinden ebeden râzı olsun ve bizleri şefaatlerine nâil eylesin. Ruhları şâd olsun.


* Hikâye, fetih üzerine hayalen senaryolaştırılmıştır. Bu eserdeki diyaloglar tamamen hayal ürünüdür.

17:51 - 11/11/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


Sonraki Sayfa



Kimim?
Gün gelecek,İslam'ın aydınlık güneşi,bütün dünyayı aydınlatacak...




























NAME="aba_MediaPlayer">





Dursun Ali Erzincanlı - Bedir  




Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Kategoriler

Son Yazılar
- ABDURRAHMAN IBN AVF
- ABDULLAH IBN MES'UD
- ABDULLAH IBN REVÂHA
- ABDULLAH B. ÖMER B. EL-HATTÂB
- Bir Fetih Hikayesi(*)
- Penceredeki İşaretçiler
- Ahirzaman Bilalleri
- AY YÜZLÜ
- ŞEYTAN VE DOSTLARI
- Yasin-i Şerif Okuyan Küçük Çocuk




Toplistler

Firaset Toplist
NurluYuz Blogcu Toplist
Compteurs Gratuits
www.sozluktr.com